|
Anasayfa
|
“Atatürk Dersim’i vuracağız dedi, vurduk"
Ayşe Hür -
23.11.2008 /Taraf Gazetesi
Bu hafta, daha önce sözünü ettiğim gibi,
3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın kızı Sayın Dr. Nilüfer Bayar Gürsoy’un, 3
Ağustos 2008 tarihinde bu sütunlarda yayınlanan ‘Kürtleri imha etmek fikri
kime aitti?’ başlıklı yazıma yaptığı itirazları ve benim bunlara verdiğim
cevaplarımı okuyacaksınız. Mektubun ilk bölümleri Celal Bayar’ın Doğu (veya
Kürt, veya Dersim) politikasına ilişkin. Geçen haftaki ‘1937-1938’de
Dersim’de neler oldu?’başlıklı yazımda bu politikalar hakkında epey bilgi
verdiğim için, bu yazıda, sadece eksik kalan yerleri tamamlamakla yetineceğim.
SON KEZ . Celal Bayar’ın örgütleyicilerinden olduğu 1913’te başlayan
Ege’deki ‘Rum kaçırtması’na ilişkin itirazlara cevaplarımı ise biraz daha
geniş tutacağım. Böylece Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün tartışmaya açtığı
mübadelenin arka planı biraz daha aydınlanacak. Her iddiaya ilişkin cevabımı
Sayın Gürsoy’un mektubundaki ilgili paragrafların altında görebilirsiniz.
Ancak, Sayın Gürsoy bu yazıma da, şimdi yaptığı gibi, babasının kitapları
dışında bir kaynak göstermeden itiraz ederse, bir daha mektubunu yayınlamayı
düşünmüyorum. Çünkü bu yolla bir yere varamayacağımız gibi, uzayan bu
tartışmanın, siz okuyucuların değişik konularla buluşma hakkını ihlal ettiği
kanısındayım.
* * *
NİLÜFER GÜRSOY’un itirazı: 3 Ağustos 2008 tarihli gazetenizde çıkan Ayşe
Hür’ün “Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?” başlıklı yazısı, daha önce
yazmış olduğu 13 Temmuz 2008 tarihindeki “Kımıl olayından 49’lar davasına”
başlıklı yazısına vermiş olduğum cevaba cevap teşkil ediyor. Bu yazısında da
bazı tarihi olaylarla ilgili yanıltmalar ve gerçekle bağdaşmayan yorumlar
var. Bunların gazetenizde düzeltilmesi için yazmak gereğini duydum. Bu yazıma
da yer vermenizi ve yanlışların düzeltilmesini isteyeceğim.
Değineceklerime yazı başlığı “Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?” sözünden
başlayacağım. Konu, bir kısım Kürtleri asmak iken ve cezalandırılacakların
sayısı kaynaklara göre bin ile beş bin veya iki bin beş yüz arasında
değişirken; iki makale arasında ne oldu da bu tartışmadan ileriye gitmeyen
sözde kalmış bir iddia “Kürtleri imha etmek...” şeklini aldı, tırmandırıldı,
soykırıma dönüştürülmeğe çalışıldı?
AYŞE HÜR’ün cevabı: ‘Kürtleri imha etmek’ ifadesini Sayın Gürsoy’un
‘Kımıl Olayı’ndan 49’lar Davası’na adlı yazıma gönderdiği tekzip mektubundan
ödünç aldım. Sayın Gürsoy, ‘bin ile iki bin beş yüz kadar Kürt’ün asılması’
fikrinin Celal Bayar’dan değil de Cemal Gürsel’den çıktığını ispatlamak için,
Ferzende Kaya’nın kitabından şu alıntıyı yapmıştı: “49’lar tutuklanmadan
önceki günlerde, Reisicumhur, Başbakan, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı ve
Genelkurmay Başkanı toplantı halindedirler. Konu, Kara Kuvvetleri Komutanı
Cemal Gürsel Paşa’nın Doğu ile ilgili raporunun konuşulması. Özet olarak,
Kürtler silahlanmışlar; devlete başkaldırabilirler; tedbir olarak beş bin
veya iki bin beş yüz kişiyi toparlayıp imha edelim veya kamplarda
alıkoyalım, fikri tartışılıyor...” (Ferzende Kaya, Mezopotamya Sürgünü,
Anka Yayınları, İstanbul 2003, s. 133). Benim tek yaptığım, koyu renkle
gösterdiğim ifadeyi başlığa taşımak oldu.
* * *
NİLÜFER GÜRSOY’un itirazı:Celal Bayar’ın Şark Raporu’na gelince; yazar
tekrar tarafsız bir gözle ve dikkatle okuyacak olursa görecektir ki, şiddet
değil, Doğu halkını korumaya alan fikir hâkimdir. Genel olarak yöre halkını
kalkındırmayı hedeflemiştir:
“Doğu illerinde hâkimiyet ve idare bakımından göze çarpan açık bir hakikat
vardır: Şeyh Sait ve Ağrı isyanları’ndan sonra Türklük ve Kürtlük ihtirası,
karşılıklı şahlanmıştır. İsyan edenleri cezalandırmak için şiddetin manası,
anlaşılır ve yerindedir. İsyandan sonra, fark gözetmeksizin idare etmek de,
bundan ayrı ve mutedil bir sistemdir.” (C. Bayar, Şark Raporu, Kaynak
Yayınları, s.64).
Yurt içinde herhangi bir çatışma, kaynaşma varsa bunun tedbirini almak ve
sükûnu sağlamak devletin görevidir. Nitekim 1937’deki Dersim isyanında
Başbakan olarak elbetteki Bayar, sorumluluğu üstlenen kişidir. Ancak
“harekâta bizzat katılmıştır” sözü gerçek dışıdır. Katıldığı 23 Ağustos
1938’deki askerî manevradır.
AYŞE HÜR’ün cevabı:O günün gazetelerine bakan herkes rahatça görebilir ki,
Bayar Hükümeti’nin Dersim’de yürüttüğü harekâtı, dünya ve Türkiye kamuoyunun
gözünden kaçırmak için olay gazetelere ‘Fırat ve Murat kıyılarında yapılan
manevralar’ olarak aksettirilmişti. Birinci Dersim Harekâtı’na katılan Sabiha
Gökçen’e verilen madalya bile gazetelerde “gerek kurslarda, gerek Türk hava
ordusu mektep ve kıt’alarında [gösterdiği] büyük muvaffakıyetler ve son
atışlı tatbikatta kahramanca hizmet” yüzünden verilmiş gibi sunulmuştu. (Havacılık
ve Spor, 15 Haziran 1937, S.193)
Yani o yıllarda, ‘manevra’, ‘tatbikat’ gibi terimler, kanlı bir askerî
harekâtın kod adıydı. Dersim’de olanlara dair resmi anlatıyı öğrenmek bile,
ancak 1972 yılında Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı’nın Türkiye
Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938) adlı kitabının yayımlanmasıyla
mümkün olmuştu. Ama işin ‘gayri resmi’ yanını hâlâ tam bilmiyoruz.
Bu ‘manevra’lardan birinde Dersim’in kaderi belirlemişti. Bu olayı Celal
Bayar’ın ağzından dinleyelim: “Şimdi, Mareşal, Erkan-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay
Başkanı), ben başbakanım. Atatürk malum... Üçümüz Dersim’de yapılan büyük
ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz. Üçümüz bir
arada ‘Ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalıdır?’, onu görüşüyoruz.
İkisi de Birinci Cihan Harbi’nde muharebe etmişler. Ben daha çok izleyiciyim.
Malumatları geniş... Oradaki her şeyi biliyorlar. Hatta şahsen casusları bile
biliyorlar. Dersim’in o halde kalırsa her zaman ordunun emniyeti bakımından
tehlikeli olacağını görüşüyorlardı... O sırada biz konuşurken, Dersimlilerin
jandarma karakollarımızdan üç-dört tanesini bastıkları haberi geldi.
Atatürk’le göz göze geldik. Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme
baktı. ‘Ne olacak?’ dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa
olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. ‘Anlıyorum efendim, bana
hitap edişinizin manasını’ dedim. Atatürk: ‘Sorumluluğu üzerime alıyorum,
vuracağız Dersim’i’ dedi ve vurduk...” (Kurtul Altuğ, “Celal Bayar Anlatıyor”,
Tercüman, 17 Eylül 1986.) Bu mülakatta, Celal Bayar, asıl sorumlunun
Atatürk olduğunu ima ediyor, ama kendisinin ‘etkisiz’ eleman olduğunu kabul
etmek zor.
Geçen hafta yayınladığım İhsan Sabri Çağlayangil’in konuşmasından
anlaşıldığına göre ‘Dersim’i vurmak’ için zehirli gaz kullanılmış, mağaralara
sağınmış Dersimliler (Çağlayangil’in deyimiyle) ‘fare gibi zehirlemiş’,
‘yediden yetmişe kesilmişler’ di. Eğer, Sayın Gürsoy, bu tarz bir müdahaleyi,
‘sükûnu sağlamak’ faslından mubah görüyorsa benim kendisine söyleyecek sözüm
yok.
* * *
NİLÜFER GÜRSOY’un itirazı: Adı geçen Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin
Batur, tabii senatör değildir. Senatoya kontenjan senatörü olarak girmiştir.
AYŞE HÜR’ün cevabı: Sayın Gürsoy haklıdır. Muhsin Batur tabii senatör
değil kontenjan senatörüydü. Bu bilgiyi, Celal Bayar üzerine bir doktora tezi
hazırlayan Sayın Nurşen Mazıcı’nın kitabından (Celal Bayar Başbakanlık
Dönemi (1937-1939), Der Yayınları, s. 84) almıştım. Bilgiyi, başka
kaynaklardan kontrol etmeden kullanmakla hata etmişim, özür dilerim.
* * *
NİLÜFER GÜRSOY’un itirazı: Rumların Ege Bölgesi’nden çıkarılma/çıkmasına
gelince; yazarın iddia ettiği gibi “Halbuki bu işlerin yapıldığı günlerde ne
Rum halkının Osmanlı Devleti’ne ihaneti, ne başka bir devlete tabiiyeti ne de
Yunan askerinin Batı Anadolu’yu işgali söz konusuydu. Yani bir devlet, kendi
vatandaşını, kendi tebaasını ülkeden zorla çıkarmaya çalışıyordu” sözleri o
günlerin tarihi hakikatleri ile hiç örtüşmüyor. Anadolu topraklarını işgal
niyeti, işgalden çok önceki yıllardan başlıyor. Anadolu’yu işgal konusunda
iddia edilenin aksi kanıtlarını General Metaksas’ın Venizelos’a verdiği
raporda görürüz (Celal Bayar, Ben de Yazdım, c.5, s.111-116.) İşgal
niyetleri 1913’de masaya yatırılan raporla anlaşılmaktadır.
Bayar’ın Eşref Kuşçubaşı’dan naklen verdiği kısımlarda da o günlerin gerçek
manzarası ortaya çıkmaktadır:
“...İzmir ve havalisi, cidden büyük bir tehlike içindeydi. İkinci
Abdülhamit’in tamamen gayrı milli olan siyaseti, Yunan megalo-ideasını
öylesine pişirmiş, Etniki-Eterya’nın faaliyeti, öylesine dal budak salmıştı
ki, kasten kıyılara ve stratejik noktalara teksif edilmiş olan Rum unsuru,
bir anda ayaklanacak ve ordumuzu arkadan vuracaktı.
“Elimizdeki vesikalar, inanılmaz hazırlığın ne derece ilerlediğini
gösteriyordu... Bunlardan Edremit’ten İzmir’e kadar olanlar Midilli’ye, Urla
ve İzmir çevresi ise Yunan genelkurmayı tarafından nazari olarak Sakız’a
bağlanmıştı. Askerlik çağına gelenler, bir vesile ile bu adalara gidiyorlar,
orada eğitim görüyor, terbiye ediliyorlardı...” (Bkz. Ben de Yazdım,
s. 104.)
“1- İstanbul’dan itibaren Milas’a kadar bütün sahil, maharetle teksif edilmiş
Rum ekseriyetle dolu idi. 2- Bunlar, kadroları Midilli, Sakız ve Sisam’da
olan üç Yunan kolordusunun bölgelerine taksim edilmişlerdi. Askerlik çağına
gelen Rum delikanlıları bu adalara gidiyorlar, askerî eğitim ve terbiye
görüyorlar, kendilerine dahili isyan ve harici harp vukuunda ifa edecekleri
hizmetler talim ve tebliğ edildikten sonra yerlerine dönüyorlardı.” (A.g.e.,
s.106).
AYŞE HÜR’ün cevabı: Sayın Gürsoy, bu iddialarını sadece babasının
hatıratına dayandırabilmiş. Babasının şahidi de, bu kaçırtma operasyonunu
uygulamaya koyan İttihatçı Kuşçubaşı Eşref. ‘Minareyi çalan kılıfını hazırlar’
lafını akılda tutup, başka kaynaklardan olayın arka planına bakalım:
Balkan Harbi sonrasında devletlerarası ilk nüfus mübadelesi 29 Eylül 1913’te
Bulgaristan’la yapılan anlaşma uyarınca sınır bölgesindeki 9714 Müslüman aile
ile 9472 Bulgar ailenin karşılıklı olarak değiştirilmesi biçiminde olmuştu. (Yusuf
Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, cilt II, Kısım II, TTK Yayınları,
1983, s. 486) Osmanlı Hükümeti Bulgaristan’la yapılan mübadelenin bir
benzerini Yunanistan’la yapmak istediğini Venizelos’a 21 Mayıs 1914’te
bildirmiş; Venizelos 22 Mayıs 1914’te prensip olarak benimsediğini bildiren
bir mektup yazmış, resmi Yunan görüşü ise 27 Haziran 1914’te iletilmişti.
Buna göre Yunanistan sadece halkın arzusu ile olursa mübadeleyi kabul
ediyordu. (Canlı Tarihler, Galip Kemali Söylemezoğlu Hatıraları, Atina
Sefareti (1913-1916), Türkiye Yayınevi, 1946, s. 56-66, 102-103.)
Ancak İttihat ve Terakki, anlaşmanın imzalanmasını beklemeden Ege ve Trakya
bölgesinde, devlet için bir risk veya tehdit kabul edilen Hıristiyan
varlığını asgari ölçüye indirmek için daha 1913’te harekete geçmişti. Zorunlu
göçler 1914 Mart’ından sonra sistematik hal aldı ancak gerek büyük
devletlerin, gerekse Yunanistan’ın ve Osmanlı Devleti’ndeki Rum cemaatinin
tepkisi üzerine Hükümet, Talat Paşa başkanlığında bir delegasyonu, çeşitli
elçiliklerden birer memur eşliğinde, inceleme yapmak amacıyla Ege bölgesine
yollamak zorunda kaldı. 1 Temmuz 1914’te Osmanlı kabinesine bir rapor sunan
Talat Paşa, raporunda bölgede Rumlara terör ve şiddet uygulandığını itiraf
ediyordu. Sadece Haziran 1914’te Ayında Foça’da meydana gelen katliamda
Amerikan ve Alman kaynaklarına göre sadece bir hafta içinde 50 kişi
katledilmişti. 25 Haziran 1914 tarihli bir başka rapora göre, bu dönemde
İzmir ve civarında katledilenlerin sayısı ise 500-600 civarındaydı. (NA/RG
59, 867.00/630 ve 632.)
Venizelos Ekim 1914’teki bir görüşmede, Atina Büyükelçisi Galib Kemali Bey’e
bu durumdan açıkça şikâyet edecek ve Rumların sürgününe son verilmesini ve
anlaşma yapıldıktan sonra sürülmelerin yapılmasını isteyecekti. Bir Alman
belgesinde şöyle yazıyordu: “Talat Bey...hiç çekinmeden hükümetin Dünya
Savaşını bahane ederek, dış ülkelerin diplomatik müdahalelerine aldırmaksızın,
ülkeyi iç düşmanlardan –her türlü mezhebe bağlı tüm Hıristiyanlardan– tamamen
temizlemek istediğini anlattı.” (PA-AA/Botschaft Konstantinopel/Bd. 169.
Halep Konsolosu Rößler’den İstanbul Büyükelçiliğine 6 Haziran 1915 tarihli
rapora Büyükelçi Mordtmann tarafından düşülen not.)
Bunlar olurken Birinci Dünya Savaşı patlak vermiş, Osmanlı Devleti
Almanya’nın yanında savaşa girmek için Goeben ve Breslau olayını örgütlemişti.
İstanbul Alman Büyükelçiliğinde askerî ataşe olarak görev yapan Hans Humann,
1 Kasım 1914’te yolladığı bir raporunda, Venizelos’un Almanya’nın Atina
büyükelçisine, Türkiye ile İttifak güçleri arasındaki savaşta kesinlikle
‘tarafsız kalacağı’ sözünü verdiğini aktarmıştı. Venizelos’un savaşta
tarafsız kalmak için iki önemli şartı vardı: Osmanlı Devleti, Ege adalarına
yönelik provokasyon yapmayacak ve Rum vatandaşlarını zorla sürgün etmeyi
durduracaktı. (Ernst Jaeckh Papers, Yale University
Papers, Grup no. 467, Kutu 1, Dosya 17.) Ancak köy boşaltmaları devam etti.
Örneğin 25 Nisan 1915’te Konya vilâyetine çekilen bir telgraftan, sadece
sahil bölgelerinde şüpheli görülen Rumların yerlerinden kaydırılması
konusunda 23 Ocak 1915’te alınmış bir Başkumandanlık kararı olduğu, bu
kararın iç bölgelerdeki Rumlara uygulanmaması gerektiği bildiriliyor ve
merkezden habersiz olarak Isparta’dan sürülmüş olan 30 civarında Rum’un
tekrar çıkartıldıkları yerlere iadesi isteniyordu. (BOA/DH.ŞFR., nr. 52/104.)
1916’ın bahar aylarında Midilli, Sakız ve Sisam adalarının İttifak güçlerince
işgal edilmesi; Doğu’da Rus birliklerinin ilerlemesi ve Yunanistan’ın Rusya
ve İngiltere’nin yanında her an savaşa girmesinin bekleniyor olması üzerine
köy boşaltmalarına hız verildi. Örneğin Teşkilat-ı Mahsusa’nın has
adamlarından Bahaettin Şakir’in Aralık 1916’da Samsun bölgesine gelmesinden
sonra 18 köy tamamen 15 köy kısmen yakıldı. 1917 Ocak ayında Samsun’dan 4 bin
kişi önce Havza sonra Çorum’a sürüldü. Rumlar, daha önce boşaltılmış olan
Ermeni köylerine yerleştirildiler. Bunu, Giresun ve Amasya yöresinin
boşaltılması takip etti.
Celal Bayar’a göre savaş öncesi sadece İzmir ve civarından 130.000 dolayında
Rum zorla Yunanistan’a göç ettirilmişti. Bayar’ın şahidi Kuşçubaşı Eşref ise
sadece 1914 içinde ve harbin ilk aylarında, Ege mıntıkasında ve bilhassa
sahillerde yuvalanmış ve kümelenmiş olan Rum-Ermeni nüfustan 1.150.000
kişinin sürüldüğünü belirtmişti. (Bayar, Ben de Yazdım, Baha Matbaası,
1967, C. 5, s.
1568, 1576.) Rumlardan boşaltılan köylere ise sistematik biçimde Müslüman
muhacirler yerleştirilmişti.
* * *
NİLÜFER GÜRSOY’un itirazı:1913 yılında Rumların İzmir’den göçmesini,
Milli Mücadele’nin başarı ile sonuçlanmasını sağlamış olan hareketler
arasında görmemek ve kınamak mantığını, bu ülkenin vatandaşı olarak
anlayabilmek mümkün değil. Yazar neyin müdafaasını yapmaktadır? Eli kolu
bağlı olarak vatanın istilasını mı beklemeliydi?
Milli Mücadele sürecinde o günün şartlarıyla mukabil tedbirler alınmaya
çalışılıyor ve başarı ile alınıyor. Çıkartma olayı bu süreç içerisinde ve
istihbarata göre alınmış müşterek bir karardır. Mahmut Celal Bey (Bayar) da
bu kararın, bölgedeki siyasi baş sorumlusu olarak üstüne düşeni yapmıştır.
Rumlar evlerindeki saksılarını da alarak yabancı gemilerle yurdu terk
ediyorlar.
AYŞE HÜR’ün cevabı: Elimizdeki belgeler, 1913-1916 kaçırtmasının ‘Rum
ihaneti’ yüzünden değil, Balkan Savaşı’nın ardından Anadolu’ya akan Müslüman
muhacirlere yer bulmak için yapıldığını gösteriyor. (Elbette, esas ‘devletin
ve sermayenin Türkleştirilmesi’ başlığı altında toplayabileceğimiz ideolojik
ve ekonomik gerekçeler var ama yerim az olduğu için o kadar derine
inmeyeceğim.) Dünyaya sadece milliyetçilik gözlüğü ile bakanlar, bunları
‘kutsal’ bir misyon olarak görebilirler ama Dr. Gürsoy gibi aydın birinin, o
günün az gelişmiş hukuk anlayışına göre bile, belirli kurallara uymadan
yaptırılan yer değiştirmelerin, ‘savaş suçu’ veya ‘insanlık suçu’ kapsamında
değerlendirildiğini bilmesi gerekir.
‘Rum kaçırtması’ sayesinde Milli Mücadele’nin başarıya ulaştığı iddiasına
gelince, aksine Yunan ordusunun 27 Haziran 1917’de İtilaf Devletleri’nin
yanında savaşa girmesi ve 1919’da Ege’ye çıkartma yapmasının nedenlerinden
biri, 1913-1916 arasındaki olayların intikamını almaktı. Belki 1922 çekilişi
sırasında, Ege bölgesinde büyük katliamlara imza atmalarının nedenlerinden
biri de buydu. Ne demişler, ‘rüzgâr eken, fırtına biçer...”
* * *
NİLÜFER GÜRSOY’un itirazı: Yazarın köşe adı “Tarih defteri” olduğuna göre,
yazıların tarih metoduna sadık kalarak yazılmasını beklemek okuyucunun
hakkıdır. Bir araştırmacının uyması gereken hususları sıralayacak olursak:
ele alınan konuların gerçeklere uyması; dayanılan kaynakların sağlam olması;
çelişkili görüşler varsa, karşıt kaynakların da incelenmesi ve dikkate
alınması gerekir. Yazarı da en çok ilgilendirecek olan, alınan tarih dilimi
zamanındaki şartlara ve gerçeklere sadık kalınması; anakronik ideoloji ve
kasıtlı yorumlarla bunların çarpıtılmamasıdır. Aksi halde ‘Tarih Defteri’
maksatlı bir karalama defterine dönüşür. İmza: Dr. Nilüfer Bayar Gürsoy.
AYŞE HÜR’ün cevabı: Bildiğim kadarıyla Sayın Gürsoy tıp doktorudur. Ben
ise tarih eğitimi almış, 1992’den beri yoğun biçimde tarihle uğraşan, halen
tarih doktorası yapan biriyim. Sayın Gürsoy’un tarihle ilgisi babasının
hatırasını korumakla sınırlı görünüyor. Ben ise, sadece bilimsel merakla
tarihe bakıyorum. (Bu arada, ‘maksatlı bir karalama’ iddiasını yakışıksız
bulduğumu söylemeliyim.) Sayın Gürsoy, babasını savunmak için, sadece
babasının anılarına dayanıyor, ben ise Bayar’ın anılarının yanı sıra, yerli
ve yabancı arşiv belgelerine dayanıyorum. Kimin ‘tarih metoduna sadık kalarak’
yazdığının kararını okuyuculara bırakıyorum.
Elbette, hâlâ çok eksiğim var. Hatalar yapıyorum. Her hafta, değişik bir
konuda, değişik bir döneme ait ciddi bir tarih yazısı hazırlamak kolay değil.
Karşılaştığım zorluklardan biri, konularımla ilgili belgelere ulaşmak. Bunun
nedenlerini arşivler hakkındaki yazımı okuyanlar tahmin edebilir. İlginçtir,
doktorasını Celal Bayar hakkında yapan Nurşen Mazıcı’nın kitabının
önsözündeki satırlar, Sayın Gürsoy’un da, belge konusunda pek eli açık
olmadığını düşündürüyor. Mazıcı şöyle yazmış: “Araştırmamıza başlarken döneme
özgü belge bulabilme umuduyla, Bayar’ın kişisel kitaplığından yararlanmak
üzere kızı Sayın Nilüfer Gürsoy’a başvurdum. Ancak yaklaşık 100 kolideki bu
kaynakların sınıflandırılmasının yapılmadığı ve Umurbey’deki Celal Bayar
Vakfı’nda da gerekli belge ve kaynaklara ulaşamayacağım iletildi... Bayar’a
özgü kaynaklar ve belgelerin sınıflamasının kısa sürede yapılarak bilim
adamlarının yararlanmasına sunulmasını diliyor ve bu çalışmadaki tüm eksik ve
yetersizliklerden kendimi sorumlu tutuyorum.”
Bu satırlar 1996’da yazılmış. O tarihten bu yana Celal Bayar’ın 100 kolilik
arşivi araştırmacılara açıldıysa, Sayın Gürsoy’dan özür dilerim. Ama
açılmadıysa bana ‘bilimsel metodoloji ve kaynak’ konusunda ders veren Sayın
Gürsoy’un, biz araştırmacılara özür borcu olduğu açık.
KAYNAKÇA: Rum kaçırtması ile ilgili bilgileri Taner Akçam’ın Ermeni
Meselesi Hallolunmuştur (İletişim, 2008, s. 79-131) kitabından derledim.
Ayrıca, geçen haftaki yazımda geçen ‘Geç Dersimliler’, ‘Erken Dersimliler
gibi kavramların Dersimli Seyfi Cengiz adlı araştırmacıya ait olduğu, halbuki
adının kaynakçada geçmediği yolunda eleştiriler aldım. Kasıttan değil,
bilgisizlikten doğan bu eksikliği düzeltir özür dilerim. Seyfi Cengiz’in bu
konuda kitabı var mı tespit edemedim ama internette Dersim hakkında
makaleleri var. İlgilenenlere duyururum.
* * *
|
|
|
|
|