|
Anasayfa
|
1937-1938’de Dersim’de neler oldu?
Ayşe Hür - 16.11.2008 /Taraf Gazetesi
DERSİM’E RESMÎ BAKIŞ .
Hatırlarsanız, 19-23 Ekim 2008 tarihleri arasında Taraf’ta yayınlanan
‘Osmanlı’dan Günümüze Kürtler ve Devlet’ başlıklı yazı dizisinin ‘Devletin
isyanları önleme reçetesi’ adlı dördüncü bölümünü şöyle bitirmiştim: “Mülkiye
Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926’da hükümete sunduğu raporda, “Dersim,
Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir
ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka
lazımdır” demişti. 1931’de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören)
yöntemi açıkladı: “A. Bütün Dersimin hariçle münasebetini kat ederek (keserek)
bu yüzden taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla
kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersimi
fenalardan tahliye. B. Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata
çenberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal
Dersimden çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek.”
OKŞAMAKLA OLMAZ . “Erkânı Harbiye Reisi’ne verilen raporda ise açık
konuşulmuştu: “Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi
Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela
koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli,
ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.”... Bu konuya
önümüzdeki haftalarda, 3 Ağustos 2008 tarihli ‘Kürtleri imha etmek fikri kime
aitti?’ başlıklı yazımı tekzip eden Sayın Nilüfer Bayar Gürsoy’un mektubuna
cevap verirken değineceğim.” Bu hafta, Tayip Erdoğan’ın ‘Tek devlet, tek
bayrağa karşı olan buyursun beğendiği yere gitsin’, Vecdi Gönül’ün ‘Rumlar ve
Ermenler devam etseydi bugün aynı milli devlet olur muyduk?’ vecizeleriyle
sembolize olan ırkçı zihniyetin en kanlı tezahürlerinden olan 1937-1938
Dersim harekâtlarının tarihçesini, önümüzdeki hafta ise söz konusu mektubu
yayımlayacağım. Böylece her iki tarafın da ne dediği daha iyi anlaşılacak.
* * *
Bugün Tunceli, Bingöl, Erzincan, Elazığ’ı da içine alan bölgeye MÖ. 6
yüzyılda Pers Kralı Darius’un egemenliğinden dolayı Dranis deniyordu. Bundan
200 yıl sonra Yunan ülkesinden kalkıp Pers ülkesine giden efsanevi ‘On
Binlerin Yürüyüşü’nü anlatan Xenophon’un Anabasis eserinde bölgenin adı
Derxene olarak geçer. Ermenicenin ilk kez yazı dili olarak kullanılmaya
başladığı 5. yüzyıla ait Ermeni kaynaklarında bölgeden Derjan diye söz edilir.
Bitlis hükümdarı Şeref Han Bitlisi’nin 1597’de kaleme aldığı Şerefname’de ise
“Derzini, içinde büyük bir kilise bulunan bir kaledir. Kale ahlaksız
kâfirlerin elinde bulunduğu sırada, ona Derzir adını verirlerdi. Kaleyi Habil
ve Kâbil istila ettikten sonra, adı kullanıla kullanıla Derzini şeklini aldı”
satırlarını okuruz. Bütün bunların ‘Dersim’ adının erken biçimleri olduğu
sanılır.
Genel olarak, Dersim adının Farsçada ‘kapı’ anlamına gelen ‘der’ ile ‘gümüş’
anlamına gelen ‘sim’ kelimelerinden geldiği kabul edilir. Eski Ermeni
kaynaklarında bölgede bolca gümüş olduğundan söz edilir ama bugün buna dair
tek kanıt, komşu Gümüşhane ilidir. 7. yüzyılda yaşamış büyük Ermeni tarihçisi
Horenli Musa ise bölgenin ismini, ‘Sim’ asıllı bir Ermeni soylusuna bağlar.
ESAS DERSİM . Tarihsel ve kültürel açıdan büyük öneme sahip olan Esas/Merkezi/Gerçek
Dersim olarak adlandırılan bölge, bazı kaynaklara göre Tujik (Abbasan) ve
Kutu Deresi mıntıkaları, bazı kaynaklara göre Munzur Çayı ile Pülümür Suyu (Harçik)
arasındaki dağlık bölge, bazı kaynaklara göre ise Halvori, Mazgirt ve
Kiğı’nın gerisindeki dağlık bölgedir. Çemişgezek ve Pertek’in de kısmen
içinde bulunduğu Ovacık ve Hozat bölgesine ‘Batı Dersim’; Pülümür, Nazimiye
ve Mazgirt’i içine alan bölgeye ise ‘Doğu Dersim’ denir.
1847 yılında Dersim Sancağı Erzurum vilayetine, 1859’da Harput vilayetine
bağlanmıştır. Dersim adının haritalarda boy göstermesi bundan sonra olmuştur.
Bu tarihten sonra bazen sancak bazen vilayet olan Dersim 1923 sonrasında
vilayet yapılmış ama 1926’da lağvedilerek kazaları Erzincan ve Elazığ
vilayetleri arasında bölüştürülmüştür.
PROTO ERMENİLER . Kendilerini Şafi Kürtlerden ayırmaya özen gösteren Kızılbaş
(Alevi) Dersimlilerin etnik kimliği tartışılan bir konudur. ‘Erken
Dersimliler’ denilen Kırmanclar birçok kaynakta ‘proto-Ermeni’ olarak
tanımlanmaktadır. İddialara göre, Ermeniler tarih içinde büyük ölçüde
Aleviliğe geçmiş, ama Surp Sarkis, Gağant, Zadik, Vartavar gibi eski inanç ve
geleneklerini kendi içlerinde yaşatmaya devam etmişlerdir. ‘Geç Dersimliler’
ise Zazaca (Dımıli) konuşan Şeyh Hasananlılar (Abbasan, Ferhadan, Karabalan,
Kureyşan) ve Seydanlılar (Kalan, Kevan, Koçan) aşiretleridir. Ancak Zazacayı
Kürtçenin bir lehçesi sayanlar hepsinin kimliğini Kürt olarak tanımlarken,
Zazacayı Kürtçeden ayrı bir dil olarak değerlendirenler Zaza ve Kürt şeklinde
iki farklı etnik kimlikten söz edilmesi gerektiğini savunurlar.
KIZILBAŞ DERSİMLİLER . Osmanlı belgelerinde bölgedeki aşiretlerden genel
olarak ‘Dirsimli’ veya ‘Dujik/Duşik’ aşiretleri olarak söz edilir ve hepsi
‘Ekrâd (Kürtler) taifesinden’ olarak sınıflandırır. Yalnızca Zazaca konuşan
Balabanlar’ın Yörükan taifesinden Türkler olduğu söylenir.
Kızılbaş Kürtlerin yurdu Dersim’i hükümetin gözünde ‘çıban başı’ yapan,
Dersimlilerin Osmanlı’dan beri alışık oldukları gibi özerk yaşamak istemeleri,
devlete vergi ve asker vermeye yanaşmamalarıydı. Ama Cumhuriyet kadroları işi
kökten halletmeye kararlıydılar. 1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı isyanlarının
bastırılmasından sonra sıra Dersim’e gelmişti. 14 Haziran 1934’te Türkiye’yi
etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskan Kanunu çıkarıldı.
25 Aralık 1935’de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin
İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim’in adı Tunceli (‘Tunç Eli’)
olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında
bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü
Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan
atandı. Alpdoğan Paşa, 1921’deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran
Sakallı Nurettin Paşa’nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir
askerdi.
1937 ISLAHAT PROGRAMI . Bölgeye dair izlenim ve önerilerini 1935’te
hazırladığı ‘Şark Raporu’nda belirtmiş olan Başbakan İsmet İnönü 18 Haziran
1937’de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın da katıldığı Bakanlar Kurulu
toplantısında Dersim için ‘Islahat Programı’nı açıkladı. Programa göre,
Dersim’e yol, köprü, okul, kışla yapılacak, askerlik ve vergi işleri düzene
konulacak, ağalık, derebeylik, şeyhlik kökünden kaldırılacak, zorbaların
malları devlete geçecek, halka toprak, ziraat aletleri ve tohumluk
verilecekti. Dersim’i haydut yatağı durumuna getirenler, Batı illerine
nakledilecek, orada iskân edilip, namuslu, eğitilmiş vatandaşlar haline
getirileceklerdi. Dersim tamamen boşaltılacak ve burada Bakanlar Kurulu’nun
izni olmadan kimse oturmayacak ve yerleşmeyecekti. Böylece, resmi tarih
tezine göre ‘Horasan’dan gelme öz Sünni Türk olan ama sonradan Kızılbaş
Kürtlere dönüşen Dersimliler’, asıl çevrelerine, benliklerine kavuşacaktı.
İnönü’nün açıkladığı önlemler arasında “Türklerin yoğun olduğu yerlerde kız
ve erkek yatılı okulları açılarak Dersim’den beş yaşını doldurmuş kız ve
erkek çocukların okutulup büyütülmesi, bunların kendi aralarında
evlendirilerek, kendi ana ve babalarından kalan mallar ve mülklerin içinde
birer Türk yuvası haline getirilmesi’ de vardı.
Aslında daha program hazırlanırken, jandarmaca aranan 3.700 kişiden 2 bini
güvenlik güçlerine teslim olmuş, ‘asayişsizlik’ olaylarında önemli bir azalma
kaydedilmişti. Direnen tek kesim, Kutu deresine saklanan Seyit Rıza ve
yandaşlarıydı.
KEÇİLERİN MEŞE YAPRAĞI . Direnişçilerin endişelerini ve devletin onlara
bakışını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman’ın Tan gazetesindeki haber
gayet iyi anlatıyordu. Gazetenin diliyle ‘Hayatı başlı başına bir çapulculuk
tarihi teşkil eden’ Abbasuşağı aşiretinin lideri Seyit Rıza adlı şerir (haydut)
saltanat devrinden beri kati bir darbe yemediği için gitgide, servetini
melanetleri kadar çoğaltabilmişti, ama hükümetin Tunçeli mıntıkasını imar ve
ıslah işine başladığını görür görmez fena hiddetlenmiş, elindeki nüfuzun ve
derebeylik kuvvetinin gitmemesi için’ çare düşünmüştü. Gazeteye göre Seyit
Rıza halkı şu iddialarla kışkırtıyordu: 1) Aşiret kadınlarının namusu
tehlikededir. Bunlar gündüzleri kocalarının, geceleri karakolla efradının
malı olacaktır. 2) Hükümetin yaptırdığı karakollar, yakında bu mıntıkadan
sürülecek olan aşiretlere posta mevkii olmak içindir. 3) Köylerdeki bütün
halk, bir yere toplanacak, bir sıraya yapılacak evlerin içerisine tıkılacak,
bu evlerin yalnız iki kapısı olacak, bu kapıların önünde birer polis
bekleyecektir. 4) Ekmek ve odun vesika ile verilecektir. 5) Keçilere verilen
meşe yaprağı bile vesikaya bağlanacaktır. 6) Halkın bütün kazandığı elinden
alınacaktır.
HALVORİ TOPLANTISI . Gazete, bu propagandalara kanan Abbasuşağı, Yusufhan,
Demenan, Haydaran, Kureyşan ve Bahtiyar aşiretlerinin, ilk olarak Seyit Rıza
tarafından ‘birer tek şeker veya birer lokma ekmek, keçekülah göndermek
suretiyle’ yapılan davetlere uyarak Haydaran aşireti içinde Kürpik’te
toplandıklarını belirtiyor, ‘muhteris ve mel’un bir zihniyet’ taşıdığını
iddia ettiği Demenan aşiretinin lideri Cebrail’in “Mektep, nahiye, bizim
nemize?... Bunları ortadan kaldırmalıyız!... Hepsini hemen yakmalıyız!”
diyerek isyanın işaretini verdiğini söylüyordu. Haber şöyle devam ediyordu: [T]oplantıların
hemen hemen en mühimi olan Halvori toplantısı[na da] ...davet bermutat teklif
ve kabul masasına birer tek şeker, bir lokma ekmek ve keçekülah göndermek
suretile olmuştur. Seyit Rıza, bu toplantıda bulunmak üzere Munzur suyu
kıyılarına bizzat inmiştir. Karşı sahilde bulunan Cebrail ile uzaktan uzağa
bağırmak suretile konuşulmuştur. Hava biraz bozuk olduğu için hayli zahmet de
çekilmiştir. Cebrail Seyit Rıza’dan daha kuvvetli tedbirler almasını istemiş,
Seyit Rıza bu işte sonuna kadar elbirliğile yürünüleceğini, devlete karşı ne
mümkünse yapılacağını, hükümet kuvvetlerine karşı bir cephe teşkil edilmek
üzere aşiretlerin tamamile el ele vererek çarpışacağını ve bunun içinde
aşiretler arasındaki şahsi kan ve kin davalarının şimdilik tamamile unutulmuş
addedileceğini söylemiştir. Mahut şerirlerden Hisso Seydo da bu toplantıda
bulunmuş, aht ve peyman manasına olarak Munzur suyundan bir avuç içilmiştir...”
(12 Kasım 1937, Tan)
BOMBARDIMAN UÇAKLARI . İki aşiret reisinin Munzur’un iki yakasından birbirine
bağırmasını ‘en mühim toplantı’ diye sunan Tan gazetesinin niyeti tam olarak
anlaşılmayan merkeze yönelik çevresel bir tepkiden ibaret olan olayı ‘büyük
bir isyan’ olarak gösterme gayretleri gerçekten gülünçtür, ancak Kızılbaş
Dersimliler ile Türk ulus-devleti arasındaki savaşın sonu çok hazindir. 20
Eylül’de İsmet İnönü Atatürk tarafından görevinden alınmış ve başbakanlığa
Celal Bayar getirilmiş, bütçeye 1 milyon liraya yakın tahsisat konulmuş,
ardından Diyarbakır’dan kalkan üç uçak filosu bölgeye bombalar yağdırmıştır.
Bu uçaklardan birini Mustafa Kemal’in manevi kızı ve Türkiye’nin ‘ilk kadın
pilotu’ Sabiha Gökçen kullanmıştır. (Sabiha Gökçen meselesine bir başka
yazıda döneceğim.) Seyit Rıza’nın aşiretine sığınan Koçgirili Alişer ve
karısı Zarife öldürüldükten sonra Seyit Rıza ve iki adamı, bazı kaynaklara
göre 5 Eylül'de, bazılarına göre 10 Eylül’de, kendilerine güvence veren
Erzincan Valisi’ne teslim olmaya giderken tutuklanmışlardır. Dersim’in siyasi
önderlerinden Baytar Nuri Dersimi ise yurt dışına kaçmayı başarmıştır.
YARGILANMALAR . Seyit Rıza ve yandaşlarının duruşması 18 Ekim 1937’de
Elazığ’da başlar. Bundan sonrasını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman’ın
Tan gazetesinden izleyelim: “Seyit Rıza 18 Ekim günkü duruşmada Demirhan,
Haydaran ve Yusufhan aşiretlerinin elebaşlarının 20 Martta Kahmut köprüsünü
yaktıklarına dair ifade veren şahide “Allaha, devlete karşı gelmek için
kudurmuş muyum ben!?” diye haykırdı ve el kaldırdı. Sonra şahit Muhindili
Hüseyin dinlendi... Kamer şöyle haykırmış. “Başına şapka koydun da adam mı
oldun?” Şahit aşiret reislerinin yanında bir Ermeni casusuna rastladığını da
söyledi. Yine bu şahidin ifadesine göre aşiret reisleri bir devlet kurmak
için su içmek suretile yemin etmişler. Hüseyin Demirhanlıları ikna etmiş
fakat Seyit Rıza şöyle bağırmış: “Su için yemininden dönmez!”
Şahidin bu ifadesi hakkında ne diyeceği Seyit Rızaya soruldu, kat’iyen inkâr
etti. Yusufhan aşireti reisi de şahidi ithama çalıştı ve dedi ki: “Bu adam
casustur, şeyh oğludur. Bizi teslim olmamaya teşvik etti.” Bundan sonra şahit
Hıdır çağrıldı ve isyanın başlangıcı hakkında malumat verdi, dedi ki:
“Reisler, kabile halkına, devlet kurmak için Ermeni’den dört milyon altın
geldi, demişler. Reislerden Hiso da Seyit Rıza’nın evinde plan çizmiş:”
Şahidin ifadesi hakkında diyecekler sorulduğu zaman inkar etti. ... Mahkeme
ayın 22 sine bırakıldı.(19 Ekim 1937, Tan)
Seyit Rıza İtiraf Ediyor
Tunçeli isyanı maznunlarının muhakemelerine bugün de devam edildi. ...
Bugünkü celsede bir kısım suçluların mazbut ifadeleri okundu. Dinlenen
şahitler, karakolu basanların Seyit Rızanın aşiretinden ve damatlarından
olduğunu, Şeyvan (Seyhanlı) aşireti reisi Hasso Seydonun da askeri mühimmatı
yağman edenler arasında bulunduğu söylediler. Bu celsede en dikkate değer
taraf Seyit Rıza’nın torununun şahadeti oldu. Bu torun, dedesinin 60 silahlı
şahısla beraber olduğunu anlattı. Verdiği tafsilat karşısında Seyit Rıza bir
hayli şaşkınlıklar geçirdi ve tevil yollu cevaplar vermek mecburiyetinde
kaldı. Seyit Rızanın adamlarından Zeynel’in ifadesi de suçluları şaşırttı ve
aşiret reislerini itirafa mecbur bıraktı.... (23 Ekim 1937, Tan)
Seyit Rıza ve Avenesinin Muhakemesi
Tunceli isyanı maznunlarının bugün de muhakemelerine geç vakte kadar devam
edildi. Bugünkü mahkemede isyan hadisesine ait Nazimiye Hozat Malazgirt
kaymakamlarının o sırada verdikleri raporlar ve suçluların silahlı olarak
devlet kuvvetlerine karşı geldiklerine dair delilli telgrafları okundu.
Suçlular inkâra devam etmişlerdir. Muhakeme ayın üçüne kaldı. (2 Kasım 1937,
Tan)
Tunceli isyanı suçlularının muhakemelerine bugün de devam edildi.
Mahut Seyit Rıza ve suç ortakları yine mahkemenin karşısına çıktılar. Bugünkü
celsede iddia makamı iddiasını okuyarak, suçlulardan bir kısmının Türk Ceza
Kanunu’nun 149. maddesinin ikinci fıkrasına göre cezalandırılmasını, bir
kısmının da yine ayni maddenin üçüncü fıkrasına göre cezalandırılmalarını
istedi. Neticede muhakeme müdafaa için Cumartesiye kaldı. İkinci fıkraya göre
cezaları istenilenler arasında Sergerde Şeyh Rıza ve oğlu ve aveneleri
bulunmaktadır. Bunlar hakkında istenilen ceza idamdır. (5 Kasım 1937, Tan)
Dersim Şakilerinin Sorgusu
Dersim şakilerinin elebaşısı mahut Seyit Rıza, çok bitkin bir vaziyettedir.
Muhakemenin son celselerinde suçlular, tamami(y)le şaşalamış bir
vaziyetteydiler. Birbirlerini itham ediyorlardı. Seyit Rıza’nın mahkemede
okunan mektuplarında, çok küstahça ve ahmakça satırlar vardır. Seyit Rıza,
takip müfrezeleri çekilmediği takdirde çok kan döküleceğini, kendisinin 70
aşireti(y)le başka yere gideceğini, hükümete katiyen teslim olmayacağını
yazmaktadır.... Müddeiumumînin (savcının) geçen celsede okuduğu iddianamede
yalnız dokuz kişinin beraatı istenilmektedir. Kararın şu günlerde tefhim
edilmesi (açıklanması) muhtemeldir. (8 Kasım 1937, Tan)
Atatürk Doğu Seyahatine Çıkıyor
Cumhurreisimiz Atatürk’ün, bugünlerde Şarki ve Cenubi Anadolu’da geniş bir
tetkik seyahatine çıkmaları muhtemeldir. Büyük Şefimizin bu seyahat esnasında
Mersin veya Antalya’dan vapurla İstanbul’a geçmeleri de ihtimal dahilinde
görülüyor. Başvekilimiz Celal Bayar ile Dahiliye Vekili ve Parti Genel
Sekreteri Şükrü Kaya ve Nafıa Vekili Ali Çetinkaya’nın da bu seyahat
esnasında Atatürk’ün beraberlerinde bulunacakları öğrenilmektedir. Nafıa
vekilimiz bu seyahat esnasında Diyarbekir-Cizre hattının temel atma töreninde
bulunacaktır. (9 Kasım 1937, Tan)
Büyük Şefin Seyahati
Atatürk Dün Akşam Şark Vilayetlerine Bir Tetkik Seyahatine Çıktılar
Beraberlerinde Başvekil Celal Bayar ile Dahiliye ve Nafıa Vekillerimiz de
Bulunuyor (13 Kasım 1937, Tan)
Dersim Şakilerinin Akıbeti
Seyit Rıza, Oğlu ve Avenesi Dün Sabah Elazizde İdam Edildiler. Tunceli
hadisesine ait muhakeme hitam bulmuştur (bitmiştir). Tunçeli’de isyan eden 58
suçluya ait karar tefhim edilmiştir. Bu karara göre suçlulardan 11 i idama
mahkûm olmuş fakat içlerinden dördü hakkında idam cezası yaşların geçkin
olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse tahvil edilmiştir. Diğer yedi idam
mahkûmları şunlardır: Seyit Rıza ile oğlu Hüseyin ve Seyhanlı aşireti reisi
Hasso Seydi ve Yusufhanlı aşiret reisi Kamer oğlu Fındık ve Demenanlı aşiret
reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Ulikeye oğlu Hasan ve Mirza Ali oğlu
Alidir. İdam hükümleri bu sabah infaz edilmiştir. 14 Suçlu hakkında beraat
kararı verilmiştir. Diğer suçlular da muhtelif ağır cezalara mahkûm
olmuşlardır. (16 Kasım 1937, Tan)
Cumhurreisi Dün Elaziz’de Karşılandı
Cumhurreisimiz Atatürk, bugün saat 13’te Elaziz’i ilk defa olarak
şereflendirdiler. Elazizliler, Büyük şefe karşı emsalsiz karşılama tezahüratı
yapıyorlardı. Önderimizin şehre ayak basmaları top ateşile selamlandı ve
Atamız, kendilerini karşılayan mekteplilere, askerlere iltifatlarda
bulundular. (...)
Atatürk maiyetlerinde Başvekil Bayar, Dahiliye ve Nafıa Vekilleri, orgeneral
Kazım Orbay, Umumi Müfettiş Korgeneral Alpdoğan ve diğer zevat olduğu halde
Tunceli’ne gitmişlerdir. Yolda Muratsuyu üzerindeki eski köprüden geçilerek
eski Pertek kalesinin bulunduğu saha önünden Hozat deresi üzerinde inşa
edilmiş olan beton köprüye gidildi ve Türk tekniğinin yüksek bir eseri olan
bu köprünün kurdelesi bizzat Atatürk tarafından kesilmek suretiyle küşat
resmi (açılış töreni) yapıldı. Bu köprünün eski adı Soyungeç ve Sungeç olduğu
hakkındaki maruzat üzerine Atatürk dilimize telaffuz itibarile en kolay şekli
olan Singeç adı verilmesini tensip ettiler. Dönüşte Muratsuyu üzerinde
kurulmakta olan yüz metre uzunlundaki Pertek köprüsünün başına gidildi.
Atatürk köprünün fenni, mali, ve iktisadi bakımlarından kıymet ve ehemmiyeti
hakkında mütehassıslar tarafından verilen malumatı dinledikten sonra Pertek
kaza merkezini teşrif buyurdular. Kasaba methalinden Halkevine kadar giden
yol üzerinde Atatürk’ün kudumüne intizar eden büyük bir kalabalık yüce Önderi
candan gelen tezahürlerle alkışlamışlardır.
Kasaba methalinden itibaren yürüyerek gelen Atatürk, minimini mektep
çocuklarının önünde durarak bunlarla ayrı ayrı konuşmuş ve içlerinden
bazılarının yüzünde sivrisinek ısırmasından hâsıl olan çıban hakkında kaza
doktorundan izahat alarak bunun sebebi ve tedavisi üzerinde esaslı tetkikat
yapılmasını emir buyurmuşlardır.
Atatürk Pertek Halkevini ve salonunu gezmişler, kütüphane ve sahnesile diğer
tesisatını çok beğenmişlerdir. Pertek’ten coşkun uğurlama tezahürleri
arasında ayrılan Atatürk saat 17 de Elaziz’e avdet buyurmuşlardır... (18
Kasım 1937, Tan)
SEYİT RIZA’NIN İDAMI. O döneme Malatya Emniyet Müdürlüğü’nde görevli olan ve
Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensür’in emriyle, Diyarbakır’da yeni yapılan
Singeç köprüsünü açmaya gidecek olan Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatının
bağışlanmasını isteyecek ‘6 bin beyaz donluya meydan vermemek’ için, duruma
el koyan İhsan Sabri Çağlayangil’e göre usule itiraz eden savcı izinli
sayılarak göreve yardımcı getirilmiş, okuma yazma ve Türkçe bilmeyen
sanıklara ne iddianame, ne avukat verilmiş, asabilmek için Seyit Rıza’nın
yaşı 57’ye indirilmiş, oğlunun yaşı da 17’den 21’e çıkartılmıştı, bölge
komutanı Alpdoğan Paşa, kararın yazılacağı boş kağıdı önceden imzalamıştı.
Çağlayangil şöyle bitirmişti: “Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Etrafta hiç
kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa
bağırdı: ‘Evladı kerbelayı. Bihatayı. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir’ dedi.
Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingeneyi itti,
ip boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı.
Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı...” (İhsan Sabri
Çağlayangil, Anılar, Güneş Yayınları, 1990, s. 45-55.)
Bir iddiaya göre ise, Seyit Rıza’nın bedeni yakılmamış, gizli bir yere
gömülmüştür. Seyit Rıza’nın varisleri devletten bugüne dek bu konuda bir
bilgi alamamışlardır.
İKİNCİ DERSİM HAREKÂTI . Ancak idamlardan sadece 1,5 ay sonra Dersim’de
ilkinden de kapsamlı bir harekata başlandı. Genelkurmay kitabına göre, Ovacık
ilçesi adliyesi ve asker alma şubesinin istediği 1.149 kişi hakkında kanunu
takibat yapan müfrezeye Kaçkerek köyünde 2 Ocak 1938 günü pusu kurulması ve
toplam 9 jandarma erinin öldürülmesi üzerine, Haydaran ve Kör Abbas
aşiretlerinden 100 kişi, Demananlı 50 haydut, Keçel haydutlarından 100 kişi,
Abbas Aşuran ve Beyit uşaklarından 50 kadar silahlı kişiyle bunların 5-6 bin
tahmin edilen aile efradını temizlenecekti. (Reşat Hallı, Türkiye
Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı,
1972, s. 432 ve devamı)
Amacın bu olmadığı belliydi. Çünkü operasyonlar yalnız isyan bölgesi denilen
yerlerle sınırlı kalmamış, devlete vergi veren, askere giden Pertek, Mazgirt,
Nazimiye, Pülümür ilçe ve köylerini, hatta Dersim’i aşarak Erzincan’ı da
içine almıştı. 31 Ağustos’a kadar süren ikinci ‘tedip’ ve ‘tenkil’
harekâtında, Genelkurmay kaynağı tarafından ‘haydut’, ‘eşkıya’, ‘şaki’,
‘dağlı’ diye nitelenen ve bu gruplar yine kitabın diliyle ‘imha edilmiş’, ‘temizlenmiş’,
‘köyleri yakılmış’tı. 6-16 Eylül 1938 arasındaki harekâtın bilançosu ise
şöyleydi: “Tarama bölgesinden ölü ve diri 7.954 kişi çıkarılmıştır. 1.019
silah toplanmıştır.” (Reşat Hallı, s. 478) Gayri resmi kaynaklara göre ise
ölü sayısı bunun kat kat üstündedir.
VE SÜRGÜNLER . ‘Tarama’nın ardından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından
bizzat seçilen 3.470 kişiden oluşan 347 aile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli,
Balıkesir, Manisa ve İzmir gibi Batı illerine serpiştirilerek
yerleştirilirler. Mustafa Kemal, hastalığı dolayısıyla Celal Bayar tarafından
okunan 1 Kasım 1938’deki Meclis’i açış konuşmasında Tunceli’de ‘haydutluk ve
eşkıyalık olaylarının bitirilerek ulusal egemenliğin sağlanmasından duyduğu
kıvancı’ dile getirmiş, İsmet İnönü ‘Dersim müşkilesinden kurtulduk’ demiştir.
Halbuki, dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürecek, bölgenin
yasak bölge olmasına ise ancak 1948’de son verilecektir.
ÇAĞLAYANGİL’İN KORKUNÇ İDDİASI: “ORDU GAZ KULLANDI” . Dersim müşkilesine son
verirken kullanılan araçların neler olduğunu geçtiğimiz aylarda bana posta
ile ulaştırılan bir ses kaydından öğrendim. Kayıtta Süleyman Demirel
hükümetlerinin ünlü Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’le emekli
olduktan sonra, 1986’da yapılan bir röportajdan bir bölüm vardı.
Çağlayangil’i yakından tanıyan birkaç kişiye kaydı dinlettikten sonra, sesin
kendisine ait olduğundan emin oldum. Röportaj Çağlayangil’in evinde yapılmışa
benziyordu, çünkü arada Çağlayangil’in eşinin sesi de duyuluyordu. Özellikle
son cümleleri tüyler ürpertici olan bantın dökümünü kelimesi kelimesine
aktarıyorum:
KANLI BİR HAREKET . “.....Tercümana Kürtçe anlattı. Tercüman bize tercüme
etti. [Kürt adam şöyle dedi] ‘Beyanatınız bizi duygulandırdı. Vereceğiniz
isimler üzerinde inceleme yaptık. Üç tanesi hariç bunları size teslim etmeye
karar verdik.’ Abdullah Paşa bu üç tanenin kim olduğunu sordu. İçlerinden
biri bu kadın. Bir tane de başka adam var. Abdullah Paşa bu üç kişinin
istisna edilmesine razı olamayacaklarını, bu üç kişinin de teslimi
gerektiğini kabul ettiklerini beyan etti ve bu üç kişinin istisnasının sebebi
sordu. Kürt büyük bir samimiyetle dedi ki: ‘Bir adamın bir kocası olur dedi.
Siz bir hareket yapıyorsunuz. Bu hareket gelir geçer. Buraları yine Kürt
ağalarına kalır. O zamanlar bize zulüm ederler. Bizi kurtaramazsınız siz. Siz
bütün Dersim’e hâkim olsanız, oraya devlet otoritesi girse zaten biz ağaya
kul olmalıyız. Ama siz yoksunuz, bizim daimi muhatabımız ağa olduğu için ve
kudret de onda olduğu için ve bunlar da şeyh olduğu için, din büyükleri
olduğu için, size değil onlara itaate, sizin değil onların söylediğini
yapmaya mecburuz.’ Abdullah Paşa, şimdiye kadar bu işin böyle olduğunu, fakat
hükümetin bundan sonra kararlı olduğunu, Dersim’i de yurdun öbür parçaları
gibi hükümetin otoritesinin cari olduğu ve hükümetin üstünde tek bir
otoritenin bulunmadığı yer yapmakta kararlı olduğunu, ağaların lafına
kapılmamasını, meseleyi tekrar tezekkür etmelerini söyledi. Bunlar kabul
etmediler. Sonra biz geri döndük. Yani meclise. Neticeyi söylüyorum. Bunlar
kabul etmediler. Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı.
Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o
Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti.
Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi. Dersim böyle bitti. Bugün
Dersim’e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da gider siz de gidersiniz. Yalnız
son zamanlarda bilhassa sınırlarda dış tesirlerden Kürtlerin bağımsızlık
hareketi başladı. Kürtlerin bir bölümü Türkiye’de, bir bölümü İran’da....” (Kayıt
burada bitiyor.)
Eğer Çağlayangil’in dedikleri doğruysa ‘Dersim’de soykırım yapıldı’ diyenlere
nasıl itiraz edeceğiz?
Not: Gazetedeki sayfamda, bu kaydın bir kopyasını Internet sayfasına
koyacağımı duyurmuştum ama, teknik ekip henüz bunu halledemedi. İsteyenlere
kaydı göndermeye çalışacağım. Ama ilerde daha kolay bir yol bulmayı umuyorum.)
Kaynakça: Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938),
Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı, 1972, M. Kalman, Belge ve Tanıklarıyla
Dersim Direnişleri, Nûjen Yayınları, 1995, Nurşen Mazıcı, Celal Bayar’ın
Başbakanlık Dönemi (1937-1939), Der Yayınları, İstanbul, 1996; Dersim,
Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu, Kaynak Yayınları, 1998; İsmail Beşikçi,
Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, Belge Yayınları, 1990; Mehmet
Bayrak, Alevilik ve Kürtlük, Öz-Ge Yayınları, Ankara, 1997.
|
|
|
|
|